İNCELEME: HER ÇIKIŞ ÖNCE İÇİMİZDE BAŞLAR: LABİRENT, KEDİ VE KUMRULAR
Bazı kitaplarla bilinçli bir tercihin sonunda değil, hayatın küçük tesadüfleri sayesinde tanışırsınız. Labirent, Kedi ve Kumrular da benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Bir arkadaşımın hediyesi sayesinde okuma fırsatı bulduğum bu eser, daha ilk sayfalarından itibaren yalnızca anlattığı hikayelerle değil, kurduğu atmosferle de dikkatimi çekti. Sayfalar ilerledikçe bunun yalnızca genç okurlara hitap eden bir öykü kitabı olmadığını, farklı yaşlardan okurların da kendi duygularından izler bulabileceği bir anlatı dünyası sunduğunu fark ettim.
Zeynep Eşin’in altı öyküden oluşan bu kitabı, gençlik döneminin sancılarını, insanın kendini bulma çabasını, kabul görme isteğini ve yalnızlığını merkezine alırken bunu didaktik bir anlatımla değil, doğal bir akış içerisinde aktarmayı başarıyor. Yazarın karakterleri kusursuz insanlardan oluşmuyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi hata yapan, korkan, kırılan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanlar. Belki de bu yüzden öyküler okurla kolaylıkla bağ kurabiliyor. Çünkü anlatılanlar bir başkasının hikâyesi gibi görünse de satır aralarında kendimizden parçalar bulmak zor olmuyor.
Günümüzde kimi eserlerde anlatımın gösterişi, anlatılanların önüne geçebiliyor. Labirent, Kedi ve Kumrular ise bunun tam tersini yapıyor. Zeynep Eşin, süslü cümleler kurmak yerine sade ama özenli bir anlatımı tercih ediyor. Bu sadelik, kitabı sıradanlaştırmıyor; öykülerin samimiyetini güçlendiriyor. Cümleler okuru yormuyor, anlatının ritmini bozmuyor ve kitabın başından sonuna kadar akıcı bir okuma deneyimi sunuyor.
Öykülerde dikkatimi çeken bir başka unsursa, gerçek ile hayal arasında kurulan dengeli ilişki oldu. Fantastik dokunuşlar, yalnızca dikkat çekmek amacıyla eklenmiş ayrıntılar değil; karakterlerin iç dünyasını daha görünür kılan, anlatıyı besleyen sembolik unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın isminde yer alan labirent, kedi ve kumru imgeleri de bu açıdan anlam kazanıyor. Her biri yalnızca birer nesne veya canlı olmaktan çıkıp öykülerin duygusal katmanlarını destekleyen simgelere dönüşüyor. Böylece eser, okuruna tek bir anlam sunmak yerine yorum yapabileceği geniş bir alan bırakıyor.
Kanımca öykü türü, az sayfada çok şey söyleyebilme becerisi isteyen bir türdür. Belki de bu yüzden her cümlesi daha fazla önem taşır. Labirent, Kedi ve Kumrular da bu yönüyle dikkat çekiyor. Yazar, her duyguyu uzun uzun açıklamak yerine bazı boşlukları bilinçli olarak okura bırakıyor. Bu boşluklar ise eksiklik hissi yaratmıyor, tam tersine okurun kendi yaşamından parçalarla tamamlanıyor. Bence bir öykünün gerçek başarısı da burada başlıyor. Okur, kitabı bitirdiğinde okuduklarının dışında kendi içinde uyandırdığı düşünceleri de yanında götürüyor.
Kitap boyunca hissedilen en belirgin duygulardan biri de umut. Karakterler zaman zaman çıkmazlarla karşılaşsa da anlatı hiçbir zaman karamsarlığın içinde kaybolmuyor. En dar koridorlarda bile küçük bir ışık bırakmayı başarıyor. Belki de kitabın adındaki ‘‘labirent’’ tam olarak bunu anlatıyor. İnsan bazen yolunu kaybedebilir; önemli olan, çıkışın varlığına inanmayı sürdürebilmektir. Bu düşünce, kitabın satır aralarında okura sessiz ama etkili şekilde eşlik ediyor. Elbette her öykünün bıraktığı etki aynı değil. Benim de diğerine göre daha çok sevdiğim, uzun süre zihnimde kalan öyküler oldu. Ancak bunu bir eksiklik olarak görmüyorum. Çünkü öykü kitaplarının doğası da biraz böyledir. Her okur, kendi hayatına dokunan satırları farklı yerlerde bulur. Asıl önemli olan ise kitabın genel atmosferini koruyabilmesi ve okuruyla kurduğu bağı son sayfasına kadar sürdürebilmesidir. Labirent, Kedi ve Kumrular bunu büyük ölçüde başarıyor.
Özellikle genç okurların kendilerinden bir şeyler bulabileceği, yetişkin okurların ise geçmişlerine dönüp farklı bir gözle bakabileceği sıcak bir atmosfer mevcut. Bu da kitabın hedef kitlesini doğal biçimde genişleten önemli bir unsur. Arkadaşımın hediyesiyle başlayan bu okuma serüveni, bana yalnızca keyifli bir ara değil, üzerinde düşünmeye değer satırlar da armağan etti. Bu öykü seçkisinin, özellikle öykü türünü seven okurlar tarafından keşfedilmeyi hak ettiğini düşünüyorum.
AHMET TELLİ SÖYLEŞİSİ (2019)
Edebiyatımızın ve şiir dünyamızın önemli isimlerinden Ahmet Telli, ricalarımızı kırmayarak dergimizin ilk sayısında sorularımızı yanıtlamayı kabul etmişti. Şairin anısını yaşatmak adına 2019 yılında gerçekleşticiğimiz söyleşiyi ayrıca yayınlıyor, yakınları ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.
SON ÜMİT ÖYKÜ ÖDÜLÜ 2027
Ödüle yalnız 1 (bir) öykü ile katılım sağlanabilir.
On sekiz (18) yaş ve üzerinde yazmaya ilgi duyan herkes katılabilir. Seçici kurul üyeleri ve birinci derece yakınları ödüle katılamazlar.
Öykülerin Word dosyası olarak; Times New Roman, 12 punto ve 1,5 satır aralığı düzeni ile en fazla beş (5) sayfa olacak şekilde gönderilmesi gerekmektedir. Şartlara uymayan öyküler değerlendirme dışı tutulacaktır.
Katılan öykülerin daha önce düzenlenen yarışmalarda dereceye girmemiş olması, başkası tarafından yazılmamış olması, kısmen veya tamamen başka bir metinden kopya edilmemiş ve daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış olması gerekmektedir. Başvuruda bulunan kişi, öykünün tümüyle kendisine ait olduğunu, özgün olduğunu, yapay zekâ desteği almadığını, başka bir yarışmada ödül almadığını ve tüm hukuki sorumluluğunun kendisine ait olduğunu kabul ve taahhüt eder.
Öykülerin, yazarın özgeçmişi ve iletişim bilgileri (telefon, e-posta) ile birlikte: sonumitoykuodulu@gmail.com adresine “Ödül İçin; Öykü adı – Yazar adı” başlığı ile iletilmesi gerekmektedir. Özgeçmiş dosyası iletişim bilgileri ile beraber ayrı bir Word belgesinde gönderilmelidir.
Uzun listeye giren öyküler, uygun görüldükleri takdirde yazarın ismini belirtmek suretiyle sonumit.com adresinde, Son Ümit’e bünyesinde yazılı, görsel, işitsel platformlarda yayınlanabilecektir.
Eserlerin değerlendirmeye alınabilmesi için son katılım tarihi 11 Ekim 2026’dır. Bu tarihten sonra gönderilen eserler kabul edilmeyecektir.
Değerlendirme sonuçları Ocak 2027'de sonumit.com adresi üzerinden duyurulacak, ödül törenine dair bilgilendirme ise değerlendirme sonuçları ile beraber yapılacaktır.
Haklar ve Yükümlülükler
Son Ümit Öykü Ödülü yalnızca bir öyküye verilir ancak özel durumlarda seçici kurul, ödülü birden fazla öyküye ve yazara verebilir. Belirtilen tarihte yapılacak tören ile Son Ümit Öykü Ödülü özel plaketi kazanan yazara takdim edilir.
Öykünün ödüle kabul edilmesi veya internet sitesinde yayımlanmaya değer bulunması halinde, yazar gönderdiği öykünün telif haklarının ve/veya kullanım haklarını Son Ümit’e devrettiğini kabul ve beyan etmiş kabul edilir.
Ödüle öykü gönderen her eser sahibi bu şartnameyi kabul etmiş sayılır. Gönderilen eserlerde şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılık tespit edildiğinde eser ve yazar ödül dışında bırakılır.
Son Ümit, şartnamede yer alan madde ve tarihleri kısmen veya tamamen değiştirebilir/düzenleyebilir ancak yapılan değişiklik ve düzenlemeleri katılımcılara duyurmakla yükümlüdür. Duyurular internet sitesi sonumit.com üzerinden yapılır.
Seçici Kurul: Öznur Unat, Kadir Aydemir, Zabel Yılmaz, Burak Çakır, İrem Nas, Cengiz Aladağ, Nezafet Büşra
ÖYKÜ: FERHAT BİRLİK - SEVGİN"İN S"Sİ
Sultan balkon korkuluklarından sarkmış bön bön mutfaktaki karmaşayı izliyor. Keyfi yerinde bizimkinin. Misafirler gider gitmez nasiplenecek gözüne kestirdiği yiyeceklerden. Acele etmez. Bekler orda öylece. Bu gidişle göçmeye de niyetlenecek gibi gözükmüyor. Günlerdir aynı balkonda, aynı rüzgârda. Beyaz tüyleri uçuşuyor da kendisinde tık yok. Halbuki göçsen, beni de alıp götürsen be Sultan. Ha anam?
Tak Tak Tak!Gene çalıyor sıçtığımın kapısı. Kapıyı aç Sevgi. Poğaça, börek servis et. Azcık kısırdan koy. Boşları topla. Çayları tazele. Kül tablasını getir. Çayları tazele. Bir daha tazele. Bayram olur Sevgi temizliğe. Taziye olur Sevgi bulaşıklara. Kurtulamadım şunlardan bir türlü anam.
Gel Nurgül abla gel. Bak bak elin ayağın titriyor. Bakalım kimlerle ilgili neler sırtladın da belin bükülmüş böyle. Ölüyorsun demi sabırsızlıktan. Zaten içerideki şekerli parfüm kokularından midem ağzımda. Bir de seninki eksikti. “Hoş gedin Nurgül abla. Nerelerdesin özlettin kendini,” diyerek sarılıp koklaştık. “Sorma kız sorma. Neler anlatamam aklınız durur.”
Salona buyur edip ardından gittim. Zamanında bizi de böyle az meze etmedin muhabbetlere he anam.
Annem, Elif teyzemle fısır fısır bir şeyler konuşuyordu. Alt komşumuz Ayla abla ayakta dikilmiş, elinde kumanda öğle kuşağının popüler programlarından birini açmıştı. Dili başına bela Hacer halam çekirdek çitleyerek televizyona dalmıştı. Nurgül abla içeri diva ışıltısıyla girdi. Muhabbet kesildi, avuçtaki çekirdekler çerezliklere bırakıldı. Ayaklanıp bir süre sarılıp öpüştüler. Allah’ım içimi baydı şu kokular. Şu pencereyi açayım da bir ferahlık girsin şuraya. Selam sabah faslı geçince Nurgül ablanın mikrofonu alıp başlaması bekleniyordu. Ama öyle her şey hemen lak diye dökülmezdi heybesinden. Dinleyenleri merak kuyusuna atar, vakti gelince zehri salardı. Oda karardı, spot ışıklar Nurgül ablaya çevrildi.
Gülcan teyze, kocanın altınlarını alarak komşunla kaçtığını söylüyorsun. Nereye gitmiş olabilirler? Hiç haber aldın mı?
Esra Erol da habire araya gidiyor. Hele az dur anam, bırak konuşsun kadın. Anlatsın derdini. Ama olur mu öyle. Olmaz. İlla hır gür çıkacak.
“De bakalım kız ne haberler var?” diye kapıyı araladı annem.
Nurgül abla oturduğu koltuğa iyice yerleşti. Rahat etmemiş olacak ki ayaklarını dizlerine kadar çekti. Çerezlikteki karpuz çekirdeğini avuçladı.
“Kız abla benden duymuş olmayın ama bizim Songül’ün kocası Sait var ya...”
Bir an durdu. Konuştukça sesini kısıyordu. Sanki Songül abla eşikte bizi dinliyormuş gibi kapıyı gözledi.
“Ne ağırdan alıyon kız kendini! De ne diyeceksen de hadi, çatlatma insanı,” diye araya girdi Hacer hala.
Nurgül abla hiç oralı olmadı.
“Şimdi de Gülcan teyzenin eşi Münir Bey telefon hattında. Alo, sesimi duyabiliyor musunuz?”
Annem Ayla ablayı dürttü. Kıs şu televizyonun sesini kız.
“Aşağı mahalleden Zerrin ile basmışlar.”
“Pembe’nin kızı Zerrin mı?” diye sordu içten içe gülen Hacer hala.
“He ya Pembe’nin kızı.”
Teyzem tövbeler olsun deyip parmağındaki zikirmatikteki sayıları kabarttı. Ayla abla derin bir iç çekip yeniden televizyona döndü. Halam anneme, ben sana demedim mi, minvalinde bakış attı.
“Boyu devrilsin namussuzun. Gül gibi karısı varken Zerrin aşüftesine mi kalmış,” diye söylendi teyzem.
Nurgül abla herkesin haberi hazmetmesini bekledi. Bu onu fazlasıyla memnun etmişti. Herkes ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Dozu yavaş yavaş arttırıyordu. Ama bana senin zehrin işlemiyor abla. Panzehrimi alalı çok oldu.
“Sait’i bilmeyen yok. Hödüğün teki. Zaten nasıl verdiler gül gibi kızı o öküze hayret. Hâlâ Songül söylenir, anama hakkım helal değil, o beni attı bu bataklığa, diye. Neyse Sait’te son zamanlarda bir gariplik sezmiş. Ne olduğunu bilmiyormuş ama hali hal değilmiş. Birkaç hocaya gidip Esmâ-i hüsnâlı muskalar yaptırmış da tesir etmemiş. Felak, Nas, İhlas okunmuş sudan içirmiş ama nafile. Sonra Sait’in telefonunu kurcalamayı akıl etmiş. Maazallah kumara bulaşmış olmasın, diye düşünmüş önce. Kızcağızın aklına Sait’in bir itlik yapacağı gelmemiş yani. Sonra Sait’in körkütük sarhoş eve geldiği bir akşam almış telefonunu parmak izini okutup girmiş mesajlarına. Tabii görmüş yazışmaları, yarı çıplak fotoğrafları. Olanlar olmuş. Sarhoşluk falan dinlemeden kapı dışarı etmiş. Komşular toplanmış apartmanın önüne. Songül’ün abi ve kardeşleri gelene kadar tüymüş Sait. O gece parkta sabahlamış.”
“Şimdi açmayayım ağzımı diyorum ama Songül’de de hata var bacım. İnsan kendine bir çeki düzen verir. Benim kocamın gözü neden dışarıda diye kendine de bakar ama dimi?” diye söylenen Hacer halam kendine yardakçı aradı bir süre. Kimse oralı olmadı.
“Abla kadıncağız nerden bilsin. Gece gündüz adamı mı dikizliyor sanki,” diye Nurgül abladan beklenmedik bir cevap geldi.
“Kız ben keyfimden mi diyorum bunları. Songül’ü kızım gibi severim. Zorum mu var kıza. Hayret bir şey. Herkes Sait’in uçkuruna düşkün olduğunu biliyor. Bizim herif kaç ay önce dediydi bu Sait’i Pembe’nin kızıyla birkaç kere gördüğünü. Mahalleli böyle biliyorken Songül de az açsaymış gözünü.” diyerek az önce anneme attığı bakışın altındaki manayı açıkladı. Kız siz de az değilsiniz. Nurgül ablanın adı çıkmış.
“Gızım ben onca sene Gülcan’ın goynunda cehennemi yaşadıydım. Galıp da kalan ömrümü mü çürüteydim?”
“Senin ömrün mü galdı be deyyus. Yaşından başından utan!”
“Ne varmış len benim yaşımda! Evelallah çivi gibiyim çivi.”
Esra’nın keyfi yerinde. Biraz daha hır gür olursa yeme de yanında yat. Esracım sen gel de Sait’i al oraya, annemleri de koy karşısına, bak bakalım reytingler ne alemde. Dibini sıyırırsın dibini.
“Kız ya sesini kıs ya da kapatsana şu zımbırtıyı,” diye Ayla ablaya diklendi annem.
Hakkaten olayın büyüğü burada sen kalkıp buruşmuş Münir’in… pardon Çivi Münir’in zamparalıklarını mı dinlemeye geldin be abla. Evinde kalaydın ya.
“Ya abla dur hele iki dakka. Bir şey bekliyorum. Aha kıstım sesi tamam.”
Annem gözlüğünün altından beni süzüp boş çay bardaklarını işaret etti. Bir rahat ver de şu gariban Songül ablaya üzüleyim be! Ama nerde. Hadi Sevgi. Oturmak kim sen kim. Boş bardakları oturma sırasına göre tepsiye dizdim. Kül tablaları şimdiden dolmaya başlamış, odayı ince bir sigara dumanı sarmıştı. Sigara kokusu şekerli parfüm kokularını sindirmişti bile.
Sultan hâlâ balkonda bekliyordu. Anam senin göçmeye de uçmaya da niyetin yok. Mutfak tezgâhında hazırladığım meyve tabaklarının yanına bıraktım tepsiyi. Sultan için bir tabak hazırlayıp balkona bıraktım. Gözüm kapı aralığında, baharat dolabından çıkarttığım sigarayı yaktım. Bu mereti de başkası içince kokusu çekilmiyor. Üstüme başıma sindi zaten. Kapı eşiğindeki tıkırtıya döndüm. Ayla abla. Gülümseyerek geldi. Ağzımdaki sigarayı alıp kurumuş dudaklarına yerleştirdi. Derin bir nefes çekti. Geri uzattı.
“Yok abla sen iç var bende,” diyerek zuladan bir sigara daha çıkarttım.
Pencereye yanaştı. Dışarıyı izledi. Üflediği sigara dumanı bulutlara karıştı. Bir şeyler söyleyememe tedirginliği vardı. Tavrından belli. Mevzuya nereden gireceğini mi düşünüyorsun. Çok kasma. Sen de konuş abla. Dök içini. Nurgül ablayı o kadar dinliyoruz. Seni de dinleriz. Derdin neymiş dökül bakalım. Sigarayı yakıp pencereye yanaştım. Karşı çatıdan havalanan kumrularla göz göze geldik.
“İçeride söylemek istemedim,” diyerek kapıyı kolaçan etti. Nurgül ablanın bir kulağı buradadır. Kokusunu bile alır.
“Servet’i gördüm geçenlerde. Memleketten dönmüş. Görsen hali perişan. Kevser teyzenin ölümünden sonra iyice çöktü garibim,” gözü yeniden kapı aralığına kaydı. “Hepten dellendi bizim çocuk. O şıllık karısını arıyormuş. Şu Esra’nın programına çıkacakmış bugün yarın. O yüzden gözüm televizyonda.”
Servet’i görmeyeli yıllar oldu. İsmi sohbet aralarında birkaç kere geçmişti. Servetle beş sene evvel nişanlandık. Ayla ablanın uzaktan akrabasıydı. Onun vesilesiyle tanışmıştık. “Kız abla,” demişti anneme, “gör bak nasıl efendi, nasıl temiz çocuk. Ne içkisi var ne kumarı. İşine gidip gelir. Karı kız ayağı da yok,” diye ballandıra ballandıra anlatmıştı. Aksini iddia edemem. Öyleydi. Belki de tek kusuru peltekliğiydi. Konuşmaya utanırdı. Bu yüzden Sevgi derken çekingenliğini gizleyemezdi. İki ismimin olmasını isterdi. İçinde “s”yi barındırmayan ikinci bir isim. Şimdi diyeceksiniz ki kendi adı da Servet. Doğru. Ben de aynısını söyledim. Yalnız kendi adını her gün söylemediği için kendisine problem teşkil etmiyormuş. Bana “Teni teviyorum tevgi” dediğinde gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kalmıştım. Kulağa garip gelen bu cümleler içimi gıdıklamıştı. “s”leri söyleyemeyen biri için bu cümle cesaretin zirvelerinden el sallamaktı. Dişlerimden sıyrılan dudaklarım Servet’in dudaklarıyla birleştiği an “Seni seviyorum Sevgi.” cümlesi kulaklarımda çınladı. “t”ler kanat çırparak uzaklaştı. Ondan kalan boşluğa “s”lere kondu. Bu nemli ve sıcak dudaklar öptüğüm ilk dudaklardı.
Uzun süre devam eden, Ayla ablanın evindeki gizli görüşmelerimizden birinde tanıştırdım annemle. Servet ayak parmaklarını çekiştirerek utana sıkıla önündeki tabaktaki kısır ve dolmadan yiyordu. Annem göz hapsine almıştı garibi. Zor kadındı. Ama Servet’i beklediğim kadar darlamadı. Çok da yüz vermedi. Daha zamanı vardı.
O zaman, çok geçmeden doldu. Aileler tanıştı. Küçük bir sözün ardından çalgılı bir nişan. Nişandan birkaç ay sonra Servet annesiyle birlikte memleketten dönerken trafik kazası geçirdi. Servet birkaç kırıkla atlattı. Annesi ise emniyet kemerini bağlamamış, ön camdan yola fırlamıştı. Boynu zedelenmiş, omuriliğinde ciddi hasar oluşmuştu. Doktorlar, yaşadığına şükredin, demişlerdi. Artık ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyordu. Yatağında kaskatı kesilmiş bir bedenden ibaretti. Peki ya ben? Ben ne olacaktım? Servet annesiyle birlikte yaşıyordu. Diğer kardeşleriyle konuşmuyorlardı bile. Ben evin yeni ve biricik gelini olarak kaynanama bakmakla yükümlü olacaktım. Altını temizle Sevgi. Odayı havalandır. Sırtındaki yaralara merhem sür. Sağa çevir Sevgi. Sola çevir. Aman bacak egzersizlerini unutma. İlaçları ver… Bu ağır sorumluluğu nasıl alabilirdim ki. Servet ile konuşmalı. Bir çaresine bakmalı.
Olmadı tabii. Araştırdığım bakım merkezleri ile ilgili konuşurken kestirip attı. Annesi onca sene kendisine bakıp büyütsün ama böyle elden ayaktan düştü mü sırtını mı dönsün? Olmazmış. Beni doğru dürüst tanıyamamış. Yazıklar olsunmuş. Sesi bir alçalıp bir yükseliyordu. Ama kararlıydım. Bu iş iyi ya da kötü bir şekilde sonuçlanacaktı. Söylediklerimi bir an olsun düşünmedi. Ayağa kalktı. Durdurdum. Konuşmaya çalıştım. Sakinleşmedi. Gözünde nefret ve öfkeden başka bir şey göremiyordum. Çabalarım artık anlamsızdı. Parmağımdan çıkarttığım yüzüğü avucu tıkıştırdım. Akşamına herkes olanları duydu tabii. Mahallenin kötü kızı olduk iyi mi. Nurgül ablanın diline düştük. Gün tabaklarına meze olduk. Bir süre konuşulur sonra da unutulur deyip kulak asmadım. Servet’i de bir daha görmedim. Ayla ablanın söylediğine göre memlekete dönüp amcalarının münasip gördüğü biriyle evlenmiş. Evliliğin ikinci ayında kaçmış karısı. Söylenenlere göre mahalledeki delikanlılardan birine kaptırmış gönlünü. Servet ile annesini ardında bırakıp gitmiş. Servet karısının şokunu yaşarken annesi hakkın rahmetine kavuşmuş. Mahallenin maskarası olunca daha fazla kalamamış memlekette. Sorup soruşturmuş karısını. Ümitliymiş. Hatasını anlayıp geri döner diye bekliyormuş. Servet’i birazdan görecektim. Peki ne hissedecektim? Ne hissedebilirdim? Kim bilir.
“Kız nerde kaldı çaylar!”
Geldi geldi. Bizimki de az değil ha. Bi müsaade et be anam iki laf da biz edelim.
“Su ekledim de kaynattım anne. Geliyorum.”
Sigaralarımızı çay tabağında söndürdük.
Nurgül abla bizi görünce gözleri fıldır fıldır döndü. Kim bilir içinden neler geçiriyordu. Benden sana malzeme çıkmaz artık abla sen bak işine. Yoksa çıkar mı?
Çaylar tazelendi, kül tablaları boşaltıldı, sohbet kaldığı yerden devam etti.
“Bu Zerrin aşüftesi var ya bir banka görevlisinin metresiymiş. Sait ertesi gün olanları anlatmak için Zerrin’e uğramasın mı? Bir de ne görsün herifin biri yarı çıplak kapıyı açıyor. Bir kıyamet de orda kopuyor. Bilin bakalım bu banka görevlisinin karısı kim? Asıl bomba …”
“Şimdi eşi evi terk eden yeni konuğumuz Servet Koca geliyor.”
Hacer halamın sesi bir anda odada yankılandı.
“Kız Sevgi bu senin Servet değil mi?”
Esra Erol televizyon ekranından sarktı, elindeki bombayı avuçlarıma bıraktı. Al sana asıl bomba. BOMM!!
Yıllar sonra gördüğüm Servet ürkek bir kuş gibi utana sıkıla kadraja girdi. Başını kaldırmadan Esra’nın gösterdiği koltuğa oturdu. Kamera Servet’e odaklandı. Saçları seyrelmiş, omuzları çökmüştü. Yüzü mahsundu. Burada ne işim var, diye sorguluyordu kendini belki de. Utanıyordu. Bir suç işlemiş gibi. Aman dikkat Sevgi. Gardını düşürme. Nurgül ablanın gözü bende muhakkak. Tepkilerimi ölçüyor kendince. Benden sana malzeme çıkmaz diyen aklıma eşek arıları dadansın! Ne diye bakıyorsunuz be! Sanki terk eden karısı ben miyim.
Kalıp gitmek istiyor ama bir türlü hareket edemiyordum. Servet de tam da şimdi bu duyguları yaşıyor gibi. Onu görmenin tesiri mi yoksa üzerimdeki gözlerin rahatsızlığı mı? Bilmiyorum. Buğulanan kalbimde küçük su kabarcıkları belirdi. Üzerimdeki ağırlığı televizyona üfleyip hiçbir şey olmamış gibi mutfağa geçtim.
Servet’in yaşadıklarını düşünüyordum. İçimde ona karşı acımak ve üzülmek arasında bir duygu uyandı. Servet’in yüreğinde kıvılcımlanan şey karısının geri dönebilme umudu muydu yoksa bir yardım çığlığı mıydı? Annesi ölüp karısı da terk ettiyse kim bilir belki de… Mutfak penceresinden bir süre öylece denizi ve gökyüzünde süzülen Sultan’ı izledim. Serin bir rüzgâr yüzümü öpüyor, sesi kulağımı gıdıklıyordu. Sssss. Servet’i anımsadım. Peltekliğini. Sevgisini. Dayanamayıp balkona çıktım. Sultan ne ara korkuluğa konmuştu. Onun da göçeceği yok gibi. Evin çekimine kapıldı. Bizden biri olmuş artık. Hava ağır, gökyüzü alçak. Sultan yerinden kımıldamıyordu. Ben de. Seslendim. Bana döndü. Derin bir uykudan uyanır gibi kanatlarını çırptı. Uzun bacakları gevşedi. Uçmaya hazırlanıyordu. Sonra birden durdu. Göz bebekleri, ardından kanatları büyüdü, büyüdü. Balkona sığamaz oldu. Genişleyen gövdesine sıkıca sarıldım. Kanatlarını balkondan çıkarırken birkaç tüy havada uçuştu. Yavaş yavaş göğe yükseldi. Serin havayı derin derin ciğerlerime çektim. Sultan havada bir süre süzüldü. Evin çatısını teğet geçti. Yönünü maviliklere doğru çevirdi. Denizi tek kanat çırpışıyla aştı. Kanat çırptıkça kalbimdeki damlalar denize döküldü. Nefesim köpüklere karıştı. O uçtu, ben duruldum.
ÖYKÜ: SEDA NİDA DEMİR - BİR UÇUŞ BİR KULAÇ
Tam uykuyla uyanıklık arasında salındığım o bulanık anda, çekmecenin içinden cılız bir “Dı-dıt!” Sesi geliyor; uyandırmamaya çalışan, üşümesin diye çocuğun üzerini örten bir büyükanne dokunuşu gibi yumuşak. Cılız ve tanıdık bir ses. Miadının çoktan dolmuş olması gereken bu evladiyelik saat, çekmecenin derinliklerinden, kendi kendine konuşan bir yaşlı gibi sesleniyor her saat başı: “Dı-dıt!”
Yeni bir vaktin başlangıcını müjdeliyor. Acaba saat kaç oldu şu an? Keşke dı-dıt yerine sesli olarak söylese. Ama buna şimdi ihtiyaç var, sonra değil. Tahmin yürütmeye çalışıyorum: İki? Üç? Tahminimi doğrulayacak veya çürütecek materyallerden ne yazık ki çok uzağım.Kalkıp su içmek istiyorum. Yataktan kalkma işi külfetli. Telefonum da tamircide olduğu için oyalanacak bir şey bulmak zor. Hemen yanı başımdaki kitaba devam etsem? Bir ton iş: Başucu lambasını yak, yastığı sırtını rahat ettirecek dikey pozisyona getir, yarı oturur duruma geç… İstemiyorum. Su içmeye gitmek de zor. En iyisi kımıldamadan böylece yatmak. Belki biraz sağa sola dönmek. Hem, sağa sola döndükçe düşünceler de birbiri içine geçip homojen olabilir belki.
Bir insan ölürken, hemen o anda, canı bedenini terk etmeden hemen önce ne düşünür? O birkaç dakikada neler olur? İnsanın aklından en son geçen şey nedir? Gerçekten de bize hep dikte edildiği şekilde, tüm o vasat hayatlarımız bir film şeridi gibi mi geçer gözlerimizin önünden? Merak ettiğim şeylerin zamansızlığı da beni öldürüyor. Gecenin bu saatinde. Sahi, saat gecenin kaçı?
Gözüm, avizeye takılıyor. Holdeki lambaderin loş ışığının odaya aksettirdiği minik ışık huzmelerinin var ettiği gölgeler, eşyayı değiştirmeleri, görünmeyen detaylara odaklanmamı sağlayan şu pırıltılar... Mesela şu konsolun üzerinde duran obje. Nereden alındı? Objeler neden herhangi bir işe yaramıyor? Herhangi bir işleve sahip olmayan tüm eşyayı uzay boşluğuna göndermeli! Anlamıyorum. Anlamıyorum neden bu bir işe yaramayan eşyalar, sözde düzenli ve planlı olarak evin çeşitli yerlerine konuşlandırılmış. İnsan kendi evini bile anlamaktan acizken, anlayamayacağı nice dev düşünceye koşturuyor. Durmadan kendini beyhude yoran insan…
Derken bir “Dı-dıt” daha! Bu saat de ölmemekte amma ısrarcı. Yeni pil almam gerektiğini biliyorum fakat pilini değiştirmesem ve bir gün öylece kapansa, bu cılız uyarıları özler miyim, bilemiyorum. İkinci uyarı sesi geldiğine göre, bir saati daha saçma ve cevapsız sorularla geçirmişim. Ömürden bir saat daha, uzay boşluğuna yollanıyor.
Mecbur kalkıyor ve mutfağa yollanıyorum. Su değilse de kahve. Kahve değilse de bitki çayı. Bir zımbırtı yapıp içeceğim. Bir sonraki yaşlı ve cılız saat başına kadar bir şekilde oyalanacağım. Nihayet mutfaktayım. Yine başka bir zayıf ışık karşılıyor beni ama bu seferki epey sevdiğim ve huzur verici bir loş ışık. Sesine katlanamadığım ama ışığıyla mutluluk bulduğum aspiratör; merhaba sana!
Ne bitki çayı ne kahve ne de su; bir tabak mısır gevreğini, dibinde biraz kalmış meyve suyuyla karıştırıp yemeye başlıyorum. Ağzımın içinde taşların kırılmasına benzer o gürültü, düşüncelerimi rahatsız ediyor. Yine de ısrarla o tatsız şeyi yemeye devam ediyorum.
Mutfak tezgahında duran ve abuk bir suratla bakan objenin tam ortasına yerleştirilmiş fosforlu rakamları görünce, nihayet anlıyorum ki saat 01:20. Yani tahminlerimde yanılmışım. Zaman, henüz gece yarısını biraz geçmiş. Saate başımı yeniden çeviriyorum ve bu aptal suratlı saati kimin aldığını anımsamaya çalışıyorum. Hah! Tamam! Fuat almıştı bunu. Gittiğimiz o yapış yapış yaz tatilinden. Minicik saçma şeyleri biz aptallara inanılmaz fiyatlara iteleyen yazlık kasaba sakinlerinden almıştı. Herkesin birbirine işlevsiz hediyeler aldığı o grupça yapılan tatillerden biriydi. Herkes mutluydu. Mevsim onu diretiyordu çünkü yazın mutsuz olunmazdı. Gruptaki herkesin suratında yapay bir neşe; yıllık izinler alınmış, şehre dönünce bekleyen işler birkaç günlüğüne ertelenmiş, dertsiz olunmaya ant içilmiş.
Terliğimin içinde ayaklarımla kavga eden kum tanelerine aldırış etmeden ama yaşadığım mutlu anların da içine dahil olamadan bir yaz daha geçti. Geriye de bu saat kaldı; o zamanları hatırlatmaya yaradı sadece. İnsan hep, geride bıraktıklarını yâd etmeye muktedirken o anın hakkını vermekten de aynı ölçüde uzak.
O yaz tatilinden, hatırası en keskin olan hadise de kendine yer buluyor gecemde; entarisi bin bir çiçek dolu o yaşlı kadının falımıza bakma ısrarı ve Fahriye’nin de “Ne olacak be Filiz? Ne kaybederiz? Baktıralım ne olur!” Diyerek beni de bu anlamsızlığa çekmesi. “İyi bari, tamam,” demiştim, “tamam baksın. Ne söyleyecekse!”
“Kahveye lüzum yok, elinize bakacağım.” Diyor entarisi çiçek bahçesi falcı kadın. Benden başlamak istiyor. Gözlerimin içine, en karasına dalıp çıkıyor sonra; denizin maviliğinde bir görünüp bir kaybolan karabataklar gibi.
“Üç vakte kadar bir kaybın olacak, şimdiden başın sağ olsun…”
Şu klişe “üç vakit” hiç şaşmaz. Gülüp geçiyorum. Fahriye’ye, “Al, fal fal deyip durdun, aldın mı müjdeli haberleri?” Diyorum. Korkuyla açtığı o kocaman yeşil gözleriyle yutkunuyor. Hem korkar hem de o bilinemez gaybı şu kadın bilir ve gerçek kılar zanneder. Hem kendini hem beni yakan Fahriye, ah! Durup dururken, daha tatilin ikinci gününde bana ölüm haberi aldırıyor. Elbisesi böyle çiçek dolu bir kadının ağzından ölüm dökülmemeli. Hem de o kadar emin ki kehanetinden, şimdiden baş sağlığı diliyor. Delirmiş!
Gülmelerimin artarak çoğaldığı o anı da hatırlıyorum şimdi; sinirlerim mi bozulmuştu yoksa gerçekten komik miydi, şimdi, şu an bile ayrımına varamıyorum bunun.
“Kalbini ferahlat artık, o düşüncelerden kendini uzak tut.” Diye ekliyor falcı. Bir ölüm, bir düşünce. Ağzımda, kimin için kavrulduğu belirsiz bir helvanın, dibi tutmuş tadı. Hem, bunu tahmin edemeyecek ne var? İnsanların durmadan, durmadan bir şeyler düşünmek zorunda olduğu şu çağdan herkes nasibini alıyor zaten, bunu bilmek için kâhin olmaya lüzum mu var? O düşüncelerden kendimi uzak tutacakmışım. Peh!
Fahriye’ye de gönül işleriyle alakalı, hemen herkese uyabilecek birkaç cümle yakıştırdıktan sonra fal seansı bitiyor ve ücretini ödeyip oradan çıkacakken, ismini bilmediğim o çiçekli kadının kocaman, nasırlı elleri, incecik bileğimi yakalayıp sıkıyor. İlk kez irkildiğimi hisseder gibi bir an yaşıyorum. O karabatak tekrar suyun yüzeyine çıkıyor ve gözümün karasına gömülmeden hemen önce şöyle söylüyor: “Serbest bırak. Gitsin.”
Dalgın gözlerim birden netlik kazanıyor ve dalıp gittiği karanlığa eşlik etmek için bakışlarını takip ediyorum: İçime beraber dalıyoruz. Kalbime. Kalbimdeki o kör kuşu beraber yokluyoruz. Çıkış yolunu bulmak için kendini oradan oraya çarpan, çarptıkça kör gözlerini daha da kanatan, ama asla öfkeli uçuşundan vazgeçmeyen o kuşa beraber dokunuyoruz. Kalbimin tüm o sivri köşelerine vura vura kendini kanatıp, o iflah olmaz köşeleri darbeleriyle yumuşatan kör kuş. Gözleri hep kanıyor. Sen de mi görüyorsun yani o kuşu falcı kadın? Sanmıyorum. Görsen böyle çiçekler elbiseler giyemezdin. Serbest bırakamam onu. Bırakacağım dünyanın hiçbir sivri köşesiyle tanış değil o, bilmediği yaralara uçmasına nasıl izin veririm? Seninki sadece, olsa olsa talihin eşref vaktine denk geldiği için nokta atışı yapabilen birinin tesadüfen doğru anda olmasıydı. Senin o kuşa dokunmaya cesaretin olsaydı şayet bana serbest bırak demez, kendin yapardın. Hazır oradayken açsana hadi kapısını! Demek ki söylendiği kadar kolay değil.
Bakışlarımız nefes nefese yeniden suyun yüzeyine çıktığında kendime geliyorum. O karanlık suyun dibinde durmaya alışığım ama yine de orada, bir misafirle beraber beklerken nefesimin yetmediğini hissediyorum.
Kadının, bileğimi hala sıkmakta olan elini diğer elimle kurtarıp gülümsüyor ve oradan çıkıyorum.
“Ne dedi o kadın sana?” Korkudan iyice sinmiş Fahriye’nin sorusunu cevapsız bırakıyorum.
“Ne dedi Filiz söylesene Allah aşkına ya!”
“Ne diyecek? Saçmalıyor işte. Al, rahatladın mı? İyi geldi mi fal?”
Aynı günün gecesi, mehtaba karşı iki tek yuvarladığımız o masada, falcı kadının çiçekli elbisesi geliyor aklıma. Gözlerimi kapatıyorum, çiçekler ölüp bir bir avuçlarıma düşüyor.
Gecenin bu kör saatinde bu anı neden? Solup gitmiş bir yaz artığı. Odama, uyumak üzere dönmeden önce o aptal saate son kez göz atıyorum: 01:55. Birazdan benim emektar, yeni vakti müjdeleyecek. Belki de ilk kez, içimde nereden geldiğini kestiremediğim bir sevinç doğuyor ve o cılız “Dı-dıt!” Sesine yetişmek için merdivenleri ikişer üçer çıkarak odama varıyor ve anlamsız bir gülümsemeyle dakikaları saymaya başlıyorum; ha geldi, ha gelecek.
Fakat, neredeyse konfeti patlatarak kutlamak istediğim o ses gelmiyor. Çekmeceye gözümü dikerek dikkat kesiliyorum. Belki beş dakika dolmamıştır diyerek biraz daha bekliyorum ama nafile. Acaba düşüncelerimin sesine kulak kesilip bu cılız sesi duyamadım mı diye kendimi bir yoklarken, vaktin gece üçü çoktan geçtiğine kanaat getiriyorum. Çekmeceyi açıp o emektar neneyi kontrol etmeye davranıyorum. Kayışı iyice gevşemiş ve vadesi dolmuş olan saat, taze bir ölü gibi yatıyor avuçlarımda. Neden bilmem, gözlerim hızla doluyor; sesine, saat başı kendini hatırlatışına, senelerce şu odada nice gecelerime sessizce şahitlik etmiş vefalı birini kaybettiğimi anlıyorum. Ona geç kaldım. Buna inanamıyorum. Şimdiye kadar bakımını yaptırmamış olmama içerlerken bir yandan da uçup giden sigara dumanı gibi incecik bir umuda kendimi yamalamaya çalışıyorum; belki çalışır. Belki tamir ettiririm ve…
Eee? Velev ki çok usta bir tamirci elden geçirdi ve saat, ona yapılan kalp masajıyla yeniden “dı-dıt! lamaya başladı. Ne olacak? Değerini mi bilebileceğim sanki? Hayır… Onu hayata döndürüp yeniden o köhne çekmeceye hapsedeceğim. Tıpkı kalbimdeki o kör kuş gibi.
Birden, falcı kadının sesi zihnime doluyor: “Serbest bırak!”
Elimde ölü bir zaman makinesiyle öylece kalakalmışken, belki son kez bir şeyler yapabilirim diye düşünüp, boşta kalan elimi çekmecenin derinliklerine daldırıp orada olduğundan emin olduğum cenaze yeşili kadife örtüyü alıyorum. Ölüye zarar vermemeye çalışarak, biraz da mahcup, kadife kılıfa dikkatle yerleştirip evden çıkıyorum.
Şafaktan önceki son karanlıkta, bahçenin yolunu el yordamıyla bulup uygun bir toprak parçasının dibine çökerek avucumla minik bir mezar açıp, kadife kılıftaki narin ölüyü yerleştiriyorum. Saatin bu hürmeti, bu usule uygun defin işlemini hak ettiğini düşünüyorum. Gömme işlemi bittikten sonra ayağa kalkıp, içinde bulunduğum şu trajikomik sahneden nasıl sıyrılırım diye aklımı yokluyorum. Normal mi şu yaşanan şey? Gülüyorum. Belki de otuz dokuz senedir hayatımdaki en normal an olduğuna kanaat getiriyorum. Burnuma ıhlamur kokusu geliyor, gözlerimi kapatıyorum ve kalbimi hatırlıyorum. Oraya buraya çarpa çarpa kendini kanatan o kör kuşun, seneler sonra nihayet huzurlu bir uykuya daldığını görüyor ve mutlulukla onun üzerini örtüyorum. Hala kapalı olan gözlerimle başımı göğe çeviriyorum, okunmaya başlayan sabah ezanının kulaklarıma dolmasına izin veriyorum. Toprağa biraz evvel emanet ettiğim emektar zaman makinesine ve artık serbest bıraktığım kalbimdeki o yorgun kuşa veda edip evimin yolunu tutuyorum.
GÜNEŞSİZ DİYARLAR MAKAMI YAYINLANDI
Zabel Yılmaz’ın kaleme aldığı Güneşsiz Diyarlar Makamı, Vacilando Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı.
Tanıtım metninden
Sadece haritalardaki bir koordinat değil, tarihin göğsüne saplanmış, paslı ve dirençli bir keder kıymığıdır Şatila. Gökyüzünün birbirine dolanmış kablolarla parçalandığı bu labirentte güneş, içeri girmek için beton binalardan izin istemek zorundadır. Burada zaman saatlerle değil, bir anahtarın paslanma hızıyla veya bir çocuğun babasından miras aldığı dönüş hayaliyle ölçülür.
Zabel Yılmaz, felaketini şık bir aksesuar gibi taşıyanların, kendi içsel Hindistan’ına yol alanların ve sessizliği en gürültülü hâliyle kuşananların sesini duyuruyor. Umudun tedavülden kalkmış eski bir para gibi ellerden kayıp gittiği bu sokaklarda hayat, yanlış tele asılan bir umut kadar ironik ve acımasızdır.
Sonunda hepimiz, miadı dolmuş hayallerimizin başında, güneşin yüzünü göstermesini bekliyoruz.
Zabel Yılmaz, 1990’da İstanbul’ da doğdu. Öyküleri İshak Edebiyat, Kafkaokur, Son Ümit, Üçüncü Şahıs, Edebiyat Haber ve Varlık’ta yayınlandı. “Felaketiyle Dolaşanlar” isimli öyküsüyle 2023 Yılı İshak Edebiyat Öykü Seçkisi’nde yer aldı. İngilizce, Fransızca ve Arapça bilmektedir.
ÖYKÜ: ULAŞ AY - KAÇIŞ YOK
Benim noksanlığım çok da keder
veren bir şey olmasa gerek senin için. Uzatmak istemiyorum Fahriye, seni
sevmekten bıktım. Seni sevmek kendi yaptığım ortaya kafa atmak gibi, ne bileyim, sıcak bir günde elinde paltoyla sokağa fırlamak gibi, dilenciden para istemek
gibi...
Zaman geçiyor ve sen de
yaşlanıyorsun. Belki daha genç birini severim.
Birkaç gün sonra,
Olmadı be Fahriye! Çok
kararlıydım aslında. Sen olmadan ne şarabın ne sigaranın tadını alamadım. Hele
canım radyomun sesi sanki boğuk boğuk çıktı. Birkaç kere elime aldım vurdum ama
nafile. Seviyorum kız seni, mezar taşı gibi dikildin karşıma yaşıyorken.
Beraber gireceğiz sanki mezara, başımın üstünde yerin ve naaşımın üstünde ismin
olacak hep. Çok içmişim evvelsi gece, duygulandım işte, esip gürledim. Kusura bakma.
Fahriye bir keresinde
bana çok gülmüştün. Bir pastaneye oturmuş Alman keki ve çay söylemiştik. Bir
gece öncesi seninle ne konuşacağımı tasavvur ederken kafamı açmak için plastik
tıpalı bir şarap almıştım, ucuz şarap anlayacağın. Şarabı açayım derken elimi
kesmiştim. Sabahına pastanede otururken bardağa uzandım ve kesik parmağım öyle
bir yandı ki, fırlattım çayı elimden, zavallı garsonun sırtına fırladı. Yazık.
Adam bastı küfürü, hatırladın mı? İşte o gün Fahriyem benim sövmek istediğim
gündü aslında, her şeye ama her şeye. Reddedileceğimi bilerek bir gece sabaha
kadar içip seninle pastanede buluşmak, benim için ıstırap vericiydi. Reddetmek ise
senin için evinin salonunu toplamak kadar kolaydı. Sen hamarat kadınsındır
çünkü elin çabuktur. Beni ne kolay postalamıştın o gün. Aslında seni
unutabilirdim fakat öyle güzel defettin ki beni, o reddediliş kadar güzel bir
duygu yaşamamıştım uzun süredir. Suçu kendinde buldun. "Hazır değilim," dedin, "yeni boşandım," dedin. İşte o gün Fahriye, otobüs durağında bekleyen birine
döndüm. Her gitmek istediğimde ya otobüs gelirse diye yürümekten korktum. Kucağa
alışan bir bebek gibi istediklerimi anlatmak için ağladım durdum, yere inemedim.
Bu şehirde o kadar çok durak var ki, sanki hepsinde bekledim ve gelmedi kahrolası
otobüs.
Kendimden korkuyorum
Fahriye, yıllarca hapiste kalmış ve dışarı çıktığının ilk günü kalabalık bir
konsere gitmiş eski bir mahkûm gibiyim.
Kalabalıktan ve sensiz bu hayatta tek başıma kalakalmaktan korkuyorum. Önleri
dökülmüş saçlarımın azalmışlığı gibi zaman, yollara dökülüyor. Her gün
yürüyorum ve seninle, sırf seninle karşılaşmak için saçlarımı yoluyorum.
Fahriye, dün dolmuşta cüzdanımı unuttuğum gibi unutmak istiyorum seni ve bakkal
çırağının bulup geri getirmesini istemiyorum cüzdanımı, hüviyetimi.
Kaybolsunlar istiyorum, aslında sana değil kendime yalvarıyorum. Fahriye, lütfen
bir daha bana gülme. Fahriye lütfen git ve bir daha da dönme yaşım olmuş kırk
dört ve içimdeki bu çocukça his yüzünden büyüyemiyorum.
Bir sigara molasından sonra,
Fahriye kalın dudakların
var, ince kaşların, gidecekken kal der gibi bakıyorsun sanki ama eminim herkesi
göndermek istiyorsun yalnızlığından, daha önce kalabalıklaştığını biliyorum ama
beni hiç almadın içine. Beni mi istemedin Fahriyem yoksa şu çocukluğumdan kalma
dudağımın kenarındaki yara izi mi kaçırdı seni benden. Bir kere elini
tutabildim. Titreyen elimi diğer elimle güçlükle durdurmuştum. Neyse, açmayacağım o günü, o günün en güzel tarafı mevsimin yaz olması ve gündüzlerin
uzun sürmesiydi.
Ne olur gitme Fahriye,
yani taşınma bir daha, senin yüzünden nice güzel komşumdan oldum be kadın. Artık
bu mahallede kal; bakkal dükkânı alt katımda, senin evin hemen yolun karşısı.
Birilerinden mi kaçıyorsun yoksa beni mi
gezdiriyorsun koca şehirde. Daireden arkadaşlar neden filanca semtten buraya
geldin diye her seferinde başımın etini yiyor ve maytap geçiyorlar benimle.
Fahriye yanağındaki gamze
sanki Mariana çukuru muydu ne haltsa onun kadar derin be benim için. Ya o
şakağındaki ben, işte o benim Fahriye. Cumartesi, dokuz bilemedin dokuz
çeyrekte fırındasın taze ekmek almak için, benim de ilk sigaramı içtiğim saat
olur. Senin ekmeğindeki dumanla benim sigaramın dumanı bu mahalleyi darmaduman eder.
Bir sabah olsa da inmesen fırına, ben elimde ekmekle kapına dayansam, diğer
elimde sabahın köründe bir gül. Sen mutlu olsan kapıyı açınca ve o gıcırtı sesi
o gün bizi rahatsız edecek son şey olsa. Merak etme yağlarım sonra o kapıyı,
her iş gelir elimden evvel Allah. Sevinçle ilk sigaramı içmek için balkona çıksam
ve süveterimde kalmış ekmek kırıntılarına kuşlar gelse. Fahriye, çok içtim çok. Saçmalıyorum
yine. Yaktığım sigaram ikinci fırtımı çekmeden sönmüş elimde. Hayal gücü beni
ayakta tutuyor hala. Ben yatıyorum Fahriye, hemen senin otuz metre uzağına.
Çok kısa bir süre sonra,
Işığın sönmemiş hâlâ,
oysa sen hep erken yatarsın. Gelip zilini çalacağım ama sabahın üç buçuğu
olmuş, beni bir korku aldı şimdi. İnip camına bir taş atıp kaçsam mı? Sabah da
çok solgun görünüyordun. Hay Allah. Fahriye çok uykum geldi, yat artık. Ha neyse
canım, ışık açık uyuya kaldı elbet tüm gün temizlik yaptı kadın. Fahriye kusura
bakma ben uyuyorum. Sen de uyuyorsun ya. Saatim her zamanki gibi sana kurulu. Yarın
görüşürüz Fahriye.
Yatakta dönüp durduktan sonra,
Uyuyamadım, aklıma Dikimevi
geldi yine. Yine bir sabah sana yakın bir coğrafyada uyanmayı ümit ediyorken, Fahriye
gitmişsin, kaymışsın avuçlarımdan. Oysa seni bir tutsam yaşatırım. İki kere
evlendin, sopa yedin, hakaret işittin, onlar hayat mıydı be Fahriyem. Bari bir
çocuğun olsaydı sana sahip çıkacak. Neyse bulamamıştım izini tam üç ay, ta ki
bir akşamüstü rahmetli annemin evinin balkonunda rakımı yudumluyorken sokağın tam
karşısındaki apartmana girdiğini görünce elimden kadehi düşürmüştüm kara betona.
Şaşkınlıktan. Sese gelen rahmetli annemin yaşlı ayacıkları kesilmişti. Ayağına
pamuğu basarken kan gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim Fahriyem. 'Kader' dedim, bu kader... Ne olur Fahriye kapa şu ışığı ve uyu artık, uyuyorsan da kalk ışığı
kapat, aldığın üç kuruş parayı da savurma havalara.
Çok sonra bir gün,
Uzun zamandır yazamadım
malum sebepten. Yeni yeni toparladım. Yalnız adamın hüznünü görenler gözlerini
kaçırıyor. Belki de çok tanımadıkları acı yavan geliyordur. Bu hayatın sorunu ne
biliyor musun, herkes haklı, yerden göğe kadar haklı. Yalancıya sor, durup
dururken neden yalan atsın, hırsıza sor, ihtiyacı olmasa neden çalsın. Herkes
haklı, aynaya baktığında kendini gören herkes her zaman haklı, neyse boş ver
bunları.
O gün ben, sabah
gürültüyle inleyen sokakta affedersin don atlet balkona fırladım Fahriye. Bir
şehir, yirmi dört yıl, altı semt, apartmanlar, emlakçılar, şaraplar, rakılar,
hüzünler, sevinçler ve her şeyin özeti, hayatımın özeti, temelli gitmişti.
Fahriye, bir gece ışığın sönmedi be… İşte benim, o sabahın soğuğunda dımdızlak ortada bıraktığından beri, aynıyım ben. İşin kötüsü Fahriyem, baş sağlığına gelen dahi olmadı ki seninle en çok yaşayan, seni yaşayan bendim. Değişen bir şey yok bende, hâlâ ocağı pijamamın cebinde taşıdığım çakmakla yakıyorum ve her sabah aldığım gazetenin baş sayfasındaki siyasetçilere sövüp, koltukaltımda taşıyıp evime getiriyorum. Ha bir de, bir daha ışığı hiç yanmayacak olan yatak odanın karşısına taşındım. Bakkal dükkânı yakın değil, olsun. Fırın, dolmuş, otobüs durağı hep fasa fiso, sen yakınsın hala otuz metre kadar. O bana yeter. Kapısı uzak biraz mezarlığın ama olsun. Yürümüş oluyorum. Sana yakın mezar bakıyorum bu arada. Benden kaçış yok!
10 YAZAR, 10 ÖYKÜ: KENDİ SESİNDEN
İzlenebilir ilk ve tek edebiyat dergisi Son Ümit’in yapımcılığını üstlendiği “Kendi Sesinden” albümü, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde dinleyicilerle buluşuyor. Çağdaş edebiyatın güçlü kalemlerini bir araya getiriyor.
Edebiyatın büyülü dünyası, bu kez sadece sayfalarda değil, yazarların kendi seslerinde hayat buluyor. Son Ümit dergisi tarafından hayata geçirilen “Kendi Sesinden” albümü, 10 değerli yazarın kendi kaleminden çıkan öyküleri seslendirdiği eşsiz bir iş birliğine imza attı. Albüm, 14 Şubat Dünya Öykü Günü itibarıyla tüm dijital platformlarda yerini alacak.
Müzik direktörlüğünü Mert Dizdar’ın, yayın yönetmenliğini ise Burak Çakır’ın üstlendiği albümde, öykücülüğümüzün önemli isimleri yer alıyor. Kendi öykülerini seslendiren yazarlar (alfabetik sırayla) ise şunlar:
“Kendi Sesinden” albümü; Spotify, YouTube Müzik ve iTunes başta olmak üzere tüm dijital platformlarda dinlenebiliyor.
YouTube: https://www.youtube.com/watch?v=fcXpZ9zXHfA&list=PLkc8tS5LvZpn1bizXsuoyQljWY6HDMGTt
Apple Music: https://music.apple.com/us/album/ya%C5%9Far-daha/1875399608?i=1875399612
Deezer: https://www.deezer.com/sv/album/914143471
Tidal: https://tidal.com/album/496664937
12 EYLÜL DÖNEMİ BEDENSEL TUTSAKLIKTAN ZİHİNSEL ÖZGÜRLEŞMEYE: POLAT ÖZLÜOĞLU’NDAN KALBİN DURDUĞU BÜTÜN ZAMANLAR
#SONÜMİT DERGİSİNİN 5. SAYISI YAYINDA
"İzlenebilir edebiyat dergisi" mottosuyla yayın hayatına devam eden #sonümit, 5. sayısını 16 Ocak’ta edebiyatseverlerle buluşturdu. Edebiyatı sadece kâğıt üzerinde değil, görsel ve işitsel bir deneyim olarak sunan dergi, bu sayısında rotasını Akdeniz’e çeviriyor.
Dosya: Kıbrıs Türk Edebiyatı
Bu sayıda Dervişe Güneyyeli ve Mihrican Aylanç ile Kıbrıs Türk Edebiyatı’nın geçmişten günümüze gelişimi, önemli isimleri ve güncel sorunları mercek altına alınıyor. Acapella bölümünde Kadir Aydemir, “Sonsuz Bir Soru” öyküsünü seslendiriyor. Turgay Kantürk’ün “Yaz ve Zaman” şiiri klipleşiyor, şiiri ise Emrah Yar seslendiriyor. Gülhan Tuba Çelik ise 2025 yılını öykü bağlamında değerlendiriyor.
Yayın yönetmenliğini Burak Çakır’ın, editörlüğünü Nezafet Büşra ve Ayşe Hilal Ezber’in üstlendiği beşinci sayının müziklerini ise Mert Dizdar ve İstanbul Sound Desing yapıyor. Derginin tüm sayıları gibi yeni sayısı da YouTube üzerinden izlenebiliyor: https://www.youtube.com/@sonumit
ÖYKÜ: UTANÇ - CENGİZ ALADAĞ
Bir iş toplantısı için Düsseldorf’a gelmişken üniversiteden arkadaşı Şener'i de görmek istedi. Hollanda sınırına yakın, adını hatırlamadığı küçük bir şehirde yaşıyordu. Aradı, çok sevindi Şener. “Yıllardır görüşemedik yahu, ne iyi olur,” diyerek, oraya nasıl gelebileceğini tarif etti. Tren kasabaya vardığında akşam güneşi birbirine benzeyen iki katlı evlerin kiremitlerine vuruyordu. Arkadaşı garda eşiyle birlikte karşıladı Cemil'i. Tanıştırdı. Hülya, çok güzel bir kadındı. Şener'le aralarında bir sıkıntı olduğu hemen anlaşılıyordu. Birbirlerine dokunmuyor, hatta bakmıyorlardı bile.
Evleri düzenliydi ama havasında garip bir durgunluk vardı. “Acıktın mı, yoksa birer kahve mi içelim?” diye sordu Şener. Cemil'in tercihi kahveden yana olunca Hülya onlara arkasını dönüp Amerikan mutfağın tezgahına yanaştı. Şener eski günlerden bahsetmeye başlamıştı bile. Cemil'in kulakları ondaydı ama gözleri ikide bir Hülya'nın cezveyi karıştırırken titreyen kalçalarına takılıyordu.
Kahvelerini içerken, “Eee... Burada nasıl gidiyor hayat?” diye sordu Cemil. Arkadaşı günlerinin harika geçtiğini söylerken Hülya alaycı bir kahkaha atıp yerinden kalktı. “Harikaymış... Peh!” diyerek uzaklaştı.
Şener bozuntuya vermedi. Gardan beri kim bilir kaçıncı kez gelip sarıldı Cemil'e, sırtını yumrukladı, “İyi ki geldin,” dedi. Vücudu gübre kokuyordu, elleri nasırlıydı. Diploması burada geçerli olmadığından mesleğini yapamadığını, bir hayvan çiftliğinde çalıştığını söylemişti.
Hava karardığında Şener bahçede mangalı yaktı. Hülya, suratı bir karış, masayı hazırladı. Etler pişerken bira içti iki adam, sonra “Burada daha ucuz bu meret,” diyerek rakı getirdi Şener. Hülya da biraz içti, yüzü normale döndü ama konuşmalara pek katılmadı. İki eski dost, geçmişten konuştular. Fakülte kantini, İstanbul’un nemli yaz geceleri, okey masası hatıraları... Rakı bitince birayla devam ettiler. Saat ilerleyince Şener masaya kafasını koydu, “Ulan ne fena oldum be!” dedi. Hülya ile birer koluna girip ikinci kattaki yatak odasına götürüp yatırdılar Şener'i. Başını yastığa koyar koymaz hemen sızdı.
Cemil ve Hülya bahçeye döndüler. Kadın masadan birkaç tabağı içeri götürüp elinde sigara ile geldi. “Her akşam böyle,” dedi, alçak bir sesle. Oturdu, ofladı. “İçiyor, sızıyor. Ne bulursa içiyor. Sanki ev değil meyhane,” diye sızlanmaya devam etti.
Cemil bir şey diyemedi.
“Evliliğimizde bir boşluk var,” diyerek içini dökmeye başladı Hülya. “Kapanmayan bir boşluk. İçine ne koyarsak koyalım yutuyor.”
Sesinde öyle bir bıkkınlık vardı ki, Cemil'in boğazı düğümlendi.
“Belki zamanla geçer,” dedi.
“Zamanla sadece zaman geçer,” diyerek gülümsedi Hülya. “Üstelik burada zaman bile sıkılıyor.”
Kadının yüzüne baktı, onun ne kadar yalnız olduğunu fark etti. Bu bakışı yakaladı Hülya, bir anlık sessizlik oldu, sonra masayı toplamaya devam etti.
Yardım etmek için kalktı Cemil, kadehleri ve boş şişeleri içeri götürdü. Mutfakta Hülya'yı ağlarken buldu. Ne yapacağını bilemedi, bir süre öylece durdu. Sonra teselli etmek için yaklaştı. “Kusura bakma,” dedi Hülya. Cemil'in “Yok, ne kusuru...” demesine kalmadan kadın ona sarıldı, omzu gözyaşlarıyla ıslandı. Öyle dakikalarca durdular. Derken kadın boynundan başlayarak Cemil’i öpmeye başladı.
Cemil ilk anda irkildi, geri çekilmek istedi. Ama kadın öyle istekli öpüyordu ki, karşılık vermeye başladı. İkisi de içlerinde büyüyen boşluğu birbiriyle dolduruyordu.
Sabah kahvaltısı sessizlik içinde geçti. Şener, “Akşamdan kalmayım ya...” diyerek baş ağrısından şikâyet etti. Hülya kısık sesle, “Her günkü gibi...” diye ekledi.
“Kahvaltıdan sonra gideyim ben... Tren saatleri internette var mı?” dedi Cemil. Şener ısrar etse de fikrini değiştirmedi. Sonunda arkadaşı pes edip, “Sağol geldiğin için dostum,” dedi. İlk tren iki saat sonraydı. Şener işe gitmek zorunda olduğu için vedalaştılar.
O gidince Hülya, “Dün gece…” diye başlayıp bir şey diyecek oldu. “Unutalım,” dedi Cemil, “yanlıştı, unutalım.” Hülya bir şey söylemeden arkasını döndü.
Aylar geçti. İş yoğunluğu, şehir gürültüsü, zamanın hızla akan telaşı… Cemil'in hayatındaki her şey o kasabayı, o geceyi silmeye çalıştı ama Hülya rüyalarına giriyor, bilinci tersine bir çaba gösterse de onu istiyordu.
Bir kış sabahı telefon çaldı. Şener’di. “İstanbul’dayım,” dedi. “Yarın akşam buluşalım mı?”
Cemil’in yüreği sıkıştı. “Olur," demek zorunda kaldı, sesi kısık çıktı.
O gece boyunca uyuyamadı. Düşünceler, pişmanlıkla karışık bir gerginlik halinde zihnini kemiriyordu. Hülya anlatmış olabilir miydi? Şener ondan hesap sormak için mi görüşmek istiyordu?
Kalktı, banyoya gidip aynadaki yüze baktı. “Şener'in dostu muyum ben, yoksa onun arkasından iş çeviren puştun teki mi?” diye söylendi. Kendinden nefret ederek yüzüne avuç avuç su çarptı.
Ertesi gün Galata Köprüsü'nde buluştular. Şener zayıflamıştı, gözlerinin altı mordu, elleri titriyordu.
“Ne zaman geldin?” diye sordu Cemil.
“Bir hafta oldu,” dedi Şener, “biraz nefes almam gerekiyordu.”
Sigarasından derin bir nefes aldı. “Boşanıyoruz,” dedi sonra.
Cemil başını kaldırdı.
“Nasıl yani?”
“Hülya sapıttı,” dedi Şener. “Gündüzleri, ben işteyken Hollanda tarafına geçip barlarda içiyormuş. Sürtük! Her önüne gelenle yatıp kalkıyormuş. İnkar bile etmiyor pislik!”
Sözleri bıçak gibi Cemil’in içine saplandı.
“Dört yıldır çalışıyorum, uğraşıyorum. Ona iyi bir hayat kurmak istedim ama yetmedi. Hep şikayet, hep mutsuzluk. Sanki ben suçluyum.”
Cemil uzun uzun sustu, dinledi. Sessizliğini bir tür kefaret saydı.
Şener’in sesi öfke ve hüzünle dalgalanıyordu.
“Bazen düşünüyorum da, belki beni hiç sevmedi. Belki sadece buradan kaçmak için benle evlendi,” dedi.
“Belki ikiniz de…” diyecek oldu Cemil ama devam edemedi. Cümle boğazında takılı kaldı.
Şener, “Ne?” diye sordu.
“Belki ikiniz de o kasabada sıkıştınız,” dedi Cemil, “orası herkesi boğar.”
Şener gülümsedi, acı bir gülümseme. “Sen de hissettin demek…”
Cemil ürperdi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu önce. Arkadaşı cevaplamayınca devam etti. “Orası… Garip bir yer. İnsan kendini kaybediyor. Hülya da... Eşin... Belki o da kayboldu orada. Belki sen de…”
Şener sadece of çekti.
Konuşmalarında yanlış bir şeyler vardı. Boşluklar ve belirsizlikler. Cemil söylediği ve duyduğu her cümlede bir eksiklik hissediliyordu. Şener'in ses tonundaki kırık vurguları dinledikçe, “Acaba biliyor mu?” diye düşündü. Belki biliyordu ama söylemiyordu. Belki de bu konuşma, onu itirafa zorlamak için bir tuzaktı.
“Ne yapacaksın şimdi?” diye sordu sonunda.
“Boşanacağız,” dedi Şener, “o isterse orada kalsın. Ben dönmem Almanya’ya. Yeter bu kadar.”
Cemil kendisini sıkışmış hissediyordu. Arkadaşını savunmak, onlara bir çıkış yolu bulmak istiyordu ama kelimeleri seçemiyordu.
“Zor bir dönemden geçiyorsun,” dedi, “belki biraz zaman…”
“Zaman mı?” dedi Şener alayla. “Zaman hiç bir şeyi değiştirmiyor dostum. Değiştiriyorsa da, kötü yönde...”
Bir süre sustular. Kalabalığın uğultusu, masadaki bardakların tınısına karıştı. Cemil’in zihni bir anlığına Hülya’nın kokusuna gitti. Utandı, hızla bardağa sarılıp birasını bitirdi.
Şener, “Geçen sene sen geldiğinde... ” diye yeni bir cümleye başlayınca Cemil'in kalbi sıkıştı.
“O zaman bilmiyordum Hülya'nın yaptıklarını,” diye devam etti Şener. “Sen bir gariplik sezmiş miydin?”
“Yooo...” diye acele cevapladı Cemil.
“Ben sızdıktan sonra bir şey demedi mi?” diye zor sorulara devam etti Şener.
Cemil’in parmakları bardakta gerildi. “Hayır... Masayı topladık... Konuşmadık...” diyebildi kesik kesik.
Şener kaşlarını kaldırdı. “Sana asılmamasına şaşırdım. O gece yanıma yatmamış orospu. Sabah uyanıp salona gitmiştim. Koltukta yatıyordu. Yanına yatıp sarılayım dedim, itti.”
Cemil’in sırtından buz gibi terler aktı.
Şener gözlerini ona dikti, birden gülümsedi. “İyi ki uğramıştın o zaman,” dedi. “Yalnızdım, dost yüzü görmek iyi gelmişti.”
Cemil gülümsemeye çalıştı ama Hülya'yı öpen dudakları beyninin emrine uymadı. Sadece başını salladı, “Benim için de...” diyebildi.
Kalktılar. Eminönü tarafına yürüyüp iskelenin önünde vedalaştılar.
“Mutlaka yine görüşelim,” dedi Şener.
Cemil belli belirsiz başıyla onayladı onu.
Şener elini Cemil’in omzuna koydu, kısa bir süre tuttu. “Dostluğumuza bak...” dedi, “yıllar geçiyor, bazı şeyler değişmiyor.”
“Bazı şeyler...” diye yineledi Cemil. Şener'in gözlerine baktı. Sisliydi. Belki biliyordu, belki hiçbir şey bilmiyordu. Belki bilip de susuyordu, dostluğun hatırına.
Şener yürüyüp uzaklaştı. Cemil arkasından baktı. Arkadaşının adımlarında bir ağırlık vardı. Bir an için dönüp bakacak sandı, dönmedi.
ÖYKÜ: KOCA GÖBEKLİ NOVA - BERA SANCAKLI
Yan yana dizili, her biri kendilerinden yaşlı ahşap yataklarına oturmuş çocuklar, gözlerini koca koca açıp dikkatle annelerini dinliyorlardı. Gündüzleri koyu yeşil olan tahtalar, ayın huzurunda laciverti andırıyordu. Odanın köşesinde büyük bir ayna, onun yanında da bir kıyafet dolabı yer alıyordu. Gemici feneri gibi tasarlanmış bir gece lambasının loş ışığında kitap okumak kadıncağız için zorlayıcıydı. Ama kızlarının yüzündeki gülümseme için değeceğini düşünüyordu.
“…sonraki dönü, Koca Göbekli Nova, Göksel Varlık’a yalvardı. ‘Bırak beni
çocukları mutlu edeyim. Uyuyan Bekçi, sûra üfleyene dek onlara huzur dağıtayım.
Sıska Omen’in zıttı bilineyim.’ Göksel Varlık, Koca Göbekli Nova’nın alnına
dokundu. ‘Sana kıyamete dek izin, parçam. Sonunda diğer her şey gibi bana
döneceksin.’ Böylece Koca Göbekli Nova, mutluluğun koruyucusu oldu. Çünkü bir
çocuk güldüğünde, dünyada iyi bir şey olmuş demektir. SON.”
“Bir
daha!” diyerek ellerini havaya kaldırdı Avar.
“Olmaz
annecim, yatma saatiniz geldi.”
“Yaa!”
Küçük kız kaşlarını çatmıştı. Kollarını kavuşturup kafasını edalıca bir yana
çevirdi.
“Masalı
bir daha okumak yerine Koca Göbekli Nova’dan ne istediğimizi söyleyelim, olur
mu?”
“Tamam
ama önce ablamlar söylesin!”
Kadın büyük kızlarına ne istediklerini sordu. Sırasıyla bisiklet ve bebek isteyen çocuklar bu hediyelere kavuşacaklarına inandılar.
“Şimdi sen söyle bakalım, küçük hanım.”
Avar
bir an için ablalarının dileklerini tekrarlamak istedi ama onların kendisiyle
hiçbir şey paylaşmadıklarını biliyordu. Bir keresinde büyük ablasının tarağını
kullanmak istemişti ancak ablası onun eline vurmuş ve ona ait olan bir şeye
dokunmamasını aksi halde ona daha sert vuracağını söylemişti.
Dışarıdan gelen kapı çarpma sesiyle kurduğu minik düşlerinden sıçrayarak uyandı.
“Babanız geldi kızlar, yatın hadi. Avar, annecim sen de dileğini uyanınca söyle bana, tamam mı güzel kızım?”
Küçük çocuk kıvırcık saçlarıyla bezeli başını aşağı
yukarı sallamakla yetindi. Tüm çekingenliğiyle ayak baş parmağını yukarı doğru
kaldırıp dudağını büzüyordu. Annesi onu koltuk altlarından tutup yatağın başına
getirdi ve her birinin üstünü örtüp odadan hızla çıktı. Ancak Avar, ablalarının
aksine hemen uyuyabilen bir çocuk değildi.
Odanın
dışında bağrışmalar duyan küçük, üzerindeki yumuşak yorganı atıp çıplak
ayaklarıyla kapıya yürüdü. Yatağındayken boğuk bir şekilde duyduğu sesler
netleşmişti. Ses çıkarmamaya çalışarak kapı koluna vücut ağırlığıyla asıldı.
Koridora çıktığında sessizlik saklandığı yerden çıkmıştı, tavandaki eski avizenin ampullerinin cızırtısı dışında bir şey duyulmuyordu. Avar,
salonun kapısına gelip kafasını içeri uzattığında annesinin, “Sakın!” diye
bağırmasıyla babasının elindeki vazoyu ona fırlatması bir oldu. Cam vazo duvara
denk gelip parçalanmıştı. Küçük kız korkuyla geri çekilip sırtını duvara
yasladı. Annesi ağlıyor ve “Dur lütfen, yalvarırım,” diyordu. Adam vahşi bir
sesle, “Bir daha soracak mısın bana nerede kaldığımı, he?” diye bağırıyordu.
Kadıncağız koridora emekleyerek çıktığında küçük kızını gördü. Avar’ın gözleri
korkuyla açılmış, dudaklarının iki yanı bir yay gibi aşağı kıvrılmış, bir
ayağıyla diğer ayağının üstüne basmış ve ellerini duvara yapıştırmış halde hiç
kımıldamadan duruyordu. Önceleri annesinin kolunda, karnında veya gözünde
morluklar görmüştü. Ama o, ya koltuğa takılıp düştüğünü ya da kapıya çarptığını
söylerdi. Kan yeni bir şeydi. Eski olan şey, babasının sürekli kavga
çıkarmasıydı.
Kadın yerden kalkıp ona yaklaştı.
“Bir şey yok annecim. Korkma tamam mı? Hadi git yat kızım.”
Küçük kız odasına koşup ardından kapıyı kapattı. Koridorda son gördüğü şey, babasının salonun kapısında ona bakışıydı. Avar yatağına yatıp üstüne yorganını çekti. Ara ara esnese de tedirginlikle perdelenen uyku onu ziyaret etmiyordu. Gözlerini bir kırptı, iki kırptı ve üçüncüde bir ateş parçasının onun tepesinde süzüldüğünü gördü. Derin derin nefes alıp annesinin ona öğrettiği gibi kolunu çimdikledi; canı acıyınca bunun bir kâbus olmadığını anladı. Doğrularak renkten renge bürünen ateş parçasını izledi. Turuncu, mavi, mor, yeşil… Avar ablalarını uyandırmamaya özen göstererek fısıldadı, “Sen Koca Göbekli Nova mısın?”
Ateş parçası bir ses çıkardı ama küçük çocuk bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Bir hayvanın ormanda kaybolmuş yavrusuna seslenişi gibi derindi. Hem hiçbir yerden hem de her yerden geliyordu.
“Dileğimi sana söylesem yapar mısın?”
Aynı
sesi duydu. Bunun üzerine Avar minik ellerini birleştirip, “Lütfen, lütfen,
lütfen!” dedi. Gözlerini kırptığında ateş parçası yok olmuştu. Yavrucak
etrafına baktı ama etrafta gece lambası ve ay dışında hiçbir ışık kaynağı
göremiyordu. Her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu düşündü. Sonunda uykuya
yakalanarak başını yastığa koydu.
Avar, bulutlar arasından sızan sabah hüzmeleri gözlerini rahatsız ettiğinden erken uyandı. Boğazının kuruduğunu hissederek su içmek istedi. Mutfağa gitmek için odasının kapısını açıp yürürken ayağı takılıp düştü. Geriye dönüp baktığında küçük, kahverengi bir kutu gördü. Parlak kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış, üstüne bir de kart konulmuştu. Ablaları, ona kendi ismini yazmayı ve okumayı öğrettiklerinden kartın üstünde ‘Avar’ yazdığını anlayabilmişti. Etrafına bakındı. Bunu buraya kim bırakmıştı? Bu hediyeyi ona vermek yerine öylece koridorun ortasına terk etmişlerdi. Yine de mutluluğundan ödün vermedi çünkü çocuklar böyledir. Heyecanla kurdelenin ucunu çekip paketin kapağını açtı. Tüm evi saran tiz bir inilti duyuldu. Avar korkuyla kutuyu fırlattığında annesi kendi odasından çıktı.
“Annecim, kendin uyanmışsın.”
Küçük, dizlerinin üzerinde yerde oturmuş kafası karışmış bir şekilde annesinin yüzüne bakıyordu. Kadının yüzünde hiçbir anormallik yoktu.
“Yüzünde kan yok anne.”
Kadın kızına dünyadaki en tuhaf şeyi söylemiş gibi bakmıştı.
“Niye kan olsun kızım?”
“Gece
yüzünde kan vardı.”
“Ah, annecim. Kâbus görmüşsün, kıyamam sana.”
Kadın çömelip küçük bedeni sarıp sarmaladı. Avar kaşlarını çatıyordu.
“O kutuyu bana kim aldı?”
“Hangi kutu?”
Hediye ortadan kaybolmuştu. Yumurcak annesinin çevresinde dolaşarak onun
ayaklarının altı da dahil her yere bakmıştı. Kafasını kaşıyarak annesine döndü.
Kadın gülümseyerek, “Git ablalarını uyandır da kahvaltı yapalım, hadi,” dedi. Küçük
kız sağa sola bakınarak odasına yürüdü.
Kahvaltı
hazır olduğunda çocuklar sandalyelerine oturmuş, masada önlerine konulan
akıtmaları yiyorlardı. Avar kafasını kurcalayan bu meseleyi çözmek istiyordu
ama nereden başlayacağını bilemediği için doğrudan sordu, “Babam nerede?”
Annesi ve ablaları ona bakıp güldüler.
“Bizim babamız yok ki Avar. Ne saçmalıyorsun
yine?”
“Kızlar, kardeşinizle düzgün konuşun.”
Kadın, küçük kızıyla göz teması kurdu.
"Canım
kızım. Konuşmuştuk ya! Bizim evimizin babası yok. Biz dört kişiyiz ve
mutluyuz.”
Avar
başını sallayıp gülümsediğinde annesi mutfak işlerine döndü. Küçük kız
ablalarına dönüp, “Sizin dilekleriniz oldu mu?” diye sordu.
Ortanca
ablası başını iki yana sallarken büyük ablası, “Hayır, gerçekleşmedi,” dedi.
Çocuk masumca tebessüm etti.
“Benimki gerçek oldu.”


.png)
.png)







